cmake error

Posted in OpenCV, keşfettiklerim, pratik çözümler, windows on 04/12/2009 by onurs

Malum openCV 2.0 versiyonunu yayınlamış. Eh bize de kurmak düştü. Dizüstüne normal bir şekilde kurduktan sonra masaüstüne de kurmayı denedim ama o da ne cmake

Check for working C compiler: cl

Check for working C compiler: cl — broken

CMake Error at C:/Program Files/CMake 2.8/share/cmake-2.8/Modules/CMakeTestCCompiler.cmake:50 (MESSAGE):

The C compiler “cl” is not able to compile a simple test program.

It fails with the following output:

Change Dir: C:/cmake_binary_dir/CMakeFiles/CMakeTmp

Benzeri bir hata veriyor. Kuramadım diyip gelenlere nanik yaparsan sonun bu. İşin  ilginç yanı derleyicinin bulunamadığı/kırık olduğu ile ilgili bir hata veriyor. Eski iyidir, güzeldir diyerek(hala VS2005 kullanır mı insan?) cmake 2.4.8 sürümünü kurdum. Orada da

Error spawning ‘cmd.exe’.

Hatası verdi. Canım ciğerim senin hatan bu. Ne diye cl kırık uyarıları verirsin. Sorun ide’ye cmd.exe yani komut dizininde erişime izin verilmemesi. Bu yüzden visual studio için VS konsolunda  Options> Projects and Solutions >VC++ Directories içine aşağıdaki satırları yerleştiriyoruz(zaten halihazırda proje ayarları için yerleştirilmesi gerekenler için bkz: opencv wiki/visual studio settings)

$(SystemRoot)\System32
$(SystemRoot)
$(SystemRoot)\System32\wbem


Ps: seviyorum paylaşımcılığı. Eskiden uğraşın, arayın bulun ulan diyip .txt olarak sadece kendime yazdığım(kaç saat uğraştım bunu çözebilmek için) notları paylaşıma açmayı.

as though..

Posted in Tanımlanamayan on 02/12/2009 by onurs

as though..

Posted in Tanımlanamayan on 22/11/2009 by onurs

Harvie Krumpet

Life is a little cigarette. Smoke it to the butt

Posted in Tanımlanamayan on 21/11/2009 by onurs

winding road

there you stood all night long
you’ve got a bad temptation
first time you touched and you sealed my heart
beyond imagination

i hoped you were only one
maybe it’s true
i felt you were chosen one
and i tried
and hoped

i’ve found my way
loving you was what i wanted to
deep in my heart
i was scared
i’ve chosen winding road

you said it was self defence
i know honesty was my fault
there was one single chance
i was sure
it’s hard so hard

i hoped you were only one
but it’s not true
i felt you were chosen one
because i was so fool

i’ve lost my way
having you was what i had to
deep in your heart
i was blamed
that’s not the love
what i’ve done has satisfied you
deep in my heart
i was fair
we’ve chosen winding road

cem köksal

Tim Burton ‘dan seçmeler

Posted in Tanımlanamayan on 19/11/2009 by onurs

Gece’ nin bir saati karanlık taraftan akseden ruh gıcırtılarına dair…

Vincent Malloy

vincent malloy is seven years old
he’s always polite and does what he’s told
for a boy his age, he’s considerate and nice
but he wants to be just like vincent price

he doesn’t mind living with his sister, dog and cats
though he’d rather share a home with spiders and bats
there he could reflect on the horrors he’s invented
and wander dark hallways, alone and tormented

vincent is nice when his aunt comes to see him
but imagines dipping her in wax for his wax museum

he likes to experiment on his dog abercrombie
ın the hopes of creating a horrible zombie
so he and his horrible zombie dog
could go searching for victims in the london fog

his thoughts, though, aren’t only of ghoulish crimes
he likes to paint and read to pass some of the times
while other kids read books like go, jane, go!
vincent’s favourite author is edgar allan poe

one night, while reading a gruesome tale
he read a passage that made him turn pale

such horrible news he could not survive
for his beautiful wife had been buried alive!
he dug out her grave to make sure she was dead
unaware that her grave was his mother’s flower bed

his mother sent vincent off to his room
he knew he’d been banished to the tower of doom
where he was sentenced to spend the rest of his life
alone with the portrait of his beautiful wife

while alone and insane encased in his tomb
vincent’s mother burst suddenly into the room
she said: “ıf you want to, you can go out and play
ıt’s sunny outside, and a beautiful day”

vincent tried to talk, but he just couldn’t speak
the years of isolation had made him quite weak
so he took out some paper and scrawled with a pen:
“ı am possessed by this house, and can never leave it again”
his mother said: “you’re not possessed, and you’re not almost dead
these games that you play are all in your head
you’re not vincent price, you’re vincent malloy
you’re not tormented or insane, you’re just a young boy
you’re seven years old and you are my son
ı want you to get outside and have some real fun.”

her anger now spent, she walked out through the hall
and while vincent backed slowly against the wall
the room started to swell, to shiver and creak
his horrid insanity had reached its peak

he saw abercrombie, his zombie slave
and heard his wife call from beyond the grave
she spoke from her coffin and made ghoulish demands
while, through cracking walls, reached skeleton hands

every horror in his life that had crept through his dreams
swept his mad laughter to terrified screams!
to escape the madness, he reached for the door
but fell limp and lifeless down on the floor

his voice was soft and very slow
as he quoted the raven from edgar allan poe:

“and my soul from out that shadow
that lies floating on the floor
shall be lifted?
nevermore…”

Robot Boy

mr. and mrs. smith had a wonderful life.
they were a normal, happy husband and wife.
one day they got news that made mr. smith glad.
mrs. smith would would be a mom
which would make him the dad!
but something was wrong with their bundle of joy.
it wasn’t human at all,
it was a robot boy!
he wasn’t warm and cuddly
and he didn’t have skin.
instead there was a cold, thin layer of tin.
there were wires and tubes sticking out of his head.
he just lay there and stared,
not living or dead.

the only time he seemed alive at all
was with a long extension cord
plugged into the wall.

mr. smith yelled at the doctor,
“what have you done to my boy?
he’s not flesh and blood,
he’s aluminum alloy!”

the doctor said gently,
“what i’m going to say
will sound pretty wild.
but you’re not the father
of this strange looking child.
you see, there still is some question
about the child’s gender,
but we think that its father
is a microwave blender.”

the smith’s lives were now filled
with misery and strife.
mrs. smith hated her husband,
and he hated his wife.
he never forgave her unholy alliance:
a sexual encounter
with a kitchen appliance.

and robot boy
grew to be a young man.

though he was often mistaken
for a garbage can.

Corpse Bride

hayatın tekerlekleri…

Posted in hayata dair on 16/11/2009 by onurs

the-wheels-of-life

beni bu kötü havalar mahvetti..

Posted in gündelik bilgi, havadan sudan, hayata dair, keşfettiklerim on 01/11/2009 by onurs

Uzun zamandır yazmamışım yine. Yazacak bir şeyler olmamasından ziyade yazılacak şeylerin yazılma güçlüğünden bu sefer. Üzerinden zaman geçmeli, zaman örtmeli ki bazı şeyleri ağza alınabilir, dokunulabilir, yeniden yaşamaya göğüs gerilebilir olsun.

 

Aklımın çalışma biçimi iyiden iyiye karşılıklı tartışma yapısına bürünür oldu. Bu yapıyı şöyle anlatayım; aranızda House M. D. izleyeneniz vardır. Yoksa bile izlemeye başlasın. Burada başkarakter megaloman bir doktor. Uzmanlık alanı bir bakışta görülemeyen hastalıklara tanı koymak. Bu doktorun megalomanlık haricinde türlü özelliği var ancak burada bir özelliğine özellikle atıfta bulunmak istiyorum. Bu da fikir parıltılarının farklı bireyler ile karşılıklı fikir alışverişi ve onların sarfettiği görece anlamsız hareketler ve sözler üzerine bulabilmesi. Aslında beyinfırtınası(mindstorming) denilen bu olgu yeni bir şey değil. Fakat bazı insanlar(ki onlardan biri benim) bu şekilde tetiklenmeye daha meyilli olabiliyorlar. Örneğin tek başına çözemeyecekleri bir problemi başkasına havale edip diğeri hemen hemen hiçbir şey yapmadan ona yardım yoluyla çözebiliyorlar problemi. Sanırım ayna nöronların diğer hafıza ve yordam ile ilgili kısımlara yeni bağlantılarla alakalı bir şey olsa gerek. Hatta bunun üzerine journal of neurophysiology de okumuştum bir şeyler sanırım. House ‘u gayet iyi anlamakla birlikte olası gelecekteki “ben”in birazını da görmüyor değilim. Bu nedenle iyi bir ekip olmazsa olmaz.

 

Eskiden olsa bu kapalı havalardan gayet mazoşizme yakın zevk alan ben şimdilerde zaten karanlık tarafta olduğumdan bu durumdan pek de hoşnut değilim(durum bu haftasonu İstanbul kazan ben kepçe olacak beni bundan meneden, kendisi ve amacı zatürree olan İstanbul havası elbette)

The_rain_by_OjosVerde

Sırtımda beni eğilirken garip şekillere sokan bir böbrek civarı ağrısı var. Önceden kalça üstü lifleri zannediyordum ama sanki sızı daha bir içeride. Doktor hastane hiç sevmem ama 1 haftadır geçmeyen bu durum domuz gribinin kök saldığı bu günlerde bana hastane yolu açacak gibi. Gitsem büyük ihtimalle kas gevşetici ıvır zıvır verecektir.

 

Yukarıdakinin bir nedeni aşırı derecede kilo almam. Boyum uzun olmasa iyice dombiliye bağlayacağım ama yüzey alanı geniş olduğundan sahip olduğum fazladan 10 kilo kalça, basen ve torso’ya dağılmış durumda. Hala sportif yapımı koruyor, hopluyor zıplıyorken uzn mesafe koşularına ve sıkı bir diyete başlamalıyım. hatta yarın başlıyorum. hatta bunları günbegün yazayım gazetelerin kadın ekleri gibi olsun burası: Bu sabah bir dilim ekmeğe 2 damla zeytin yağı, kibrit kutusunun yarısı(vallah üzerine koydum da kestim) kadar yağsız beyaz peynir yedim. Kendimi zinde, hafiflemiş hissettim(nah hissettin. açlıktan miden londra flarmoni orkestrasına döndü)

ps: Bu arada google’da diyet resmi ararken aşağıdaki fazlasıyla gay resmi buldum. bunu koyayım da daha fazla şişmanlarsan bunlara dönersin fikrini zihinaltıma aşılayım:

diyet2lq0

 

İnsanoğlu ne garip değil mi yukarıda bahsettiğimiz acıyı aslında bize bir uyaran olarak gönderiyor. Yani sınırlarımızı bilelim vücudumuzu incitmeyelim diye. Budizm öğretisinde haklı bir şekilde mülkiyetin mutsuzlukların başlangıcı olduğu(Bkz:kola şişesi@/tanrılar çıldırmış olmalı) bilgisiyle birlikte insan vücudunun sırlarını bilmenin ve onu kontrol  etmenin de  öneminin altını çizer. Kendini yakan Budist rahipler örneğindeki gibi. Neyse varmak istediğim nokta aslında bu acının varolmayabileceği. Zaten tıpta böyle örnekler de mevcut. Hereditary Sensory Autonomic Neuropathy altında incelenmekte(paralel bir dünyada nörofizyolojist olmalıyım). Düşünsenize elinize bir şeyler batırıyorsunuz, kesiyorsunuz ve acı yok. Kasaptan aldığınız etten farkı olmuyor. Bu etkiyi morfin ve diğer uyuşturucular da sağlamakta. Kısaca vücut daha fazla arızaya neden olmadan sizi pasif hale getiriyor(hareket edememe, bayılma vs.) Acıyla ilgili güzel bir yazı:

pain in my head

 

Geçen gün otobüste sakallı, leş gibi hacı misi kokan bir amcanın konuşmalarına istemeden de olsa kulak misafiri oldum. Amca doktorların iyileştirme haricinde hastalar üzerinde inceleme yapılmasına(tıp fakültelerinde hastanın rızasıyla eğitim amacıyla ameliyat sırasında hastanın yapılan ameliyata bağlı olarak uzvun işleyişiyle ilgili bilgilendirilmesi amacıyla yapılan işler) amcaya aslında bir yaşam destek ünitesini göstermek. Ahanda bak hastanın kalbi burada masada ama stabil/düzenli durumda yaşam fonksiyonları. Kalpsiz yaşıyor deyip kalbine indirmek lazım gerektiğini düşünüyorum. Amca o oynamalar olmasa senin ya da bir yakınına yapılacak müdahaler Allah kısmet ederse den öteye geçemezdi. Hala ruh var mı zihniyetinden ötürü klonlama yasak ve organ yetmezliği olan insanlar için klonlama yoluyla organ üretilememekte(di mi ama onun da canı var) Bilinçsiz olması için beyin yerine yine eski beyin fonksiyonlarını düzenleyecek(kalp atışı vb gibi) yapılar daha doğmadan önce eklenecek olmasına rağmen. Yani yaşam hakkı zaten olmayan(aynısının tıpkısı var çünkü) bir canlıyı yaşam hakkı olanın yaşamını devam ettirmek için elde imkan varken ”üretememekten” bahsediyorum. Şimdi canice görünen bu fikirler ileride birgün gerçekleşecektir(evet tabi ruh var, şeytan daha melek mi cin mi karar verememiş bir tanrının yarattığı).

organ_nakli
### The End ###

XP orijinal hale getirme / Yazılım sahteciliği yazısını kaldırma

Posted in gündelik bilgi, pratik çözümler, windows on 09/10/2009 by onurs

Yazılım sunucusuna girmek için “firewall” u kaldırdığımda bir de baktım ki sahte yazılım kurbanı olmuşum. Microsoft un truva atları bu anı kolluyormuş demek ki.  Halbuki kurulumu orijinal xp cd sinden yapmıştım. Microsoft ile muhatap olacağıma bunun hızlı çözümünü aradım buldum hemen:

  1. C:/Windows/system32 altındaki WgaLogon.dll ve WgaTray.exe dosyalarını yeniden adlandırın misal XXXWgaLogon.dlx ve  XXXWgaTray.yokartikexe
  2. Başlat->calıştır’ a cmd yazıp “enter” lıyoruz böylece komut dizini geliyor. buraya:

cd C:/Windows/system32/

Regsvr32 LegitCheckControl.dll /u

Komutlarını yazarak lisans kontrol sunucusunu durduruyoruz. Şimdi bilgisayarı yeniden başlatalım.

Başlattıktan sonra:

  1. Başlat->calıştır’ a regedit yazıp “enter” lıyoruz. Bu yazmaçta HKEY_LOCAL_MACHINE>Software>Microsoft>WindowsNT>CurrentVersion>Winlogon>Notifyaltıondaki WgaLogon dosyasını tümden siliyoruz(DEL ile)
  2. C:/Windows/system32 altındaki LegitCheckControl.dll dosyasını da siliyoruz
  3. Oldu da bitti maaşallah

Nereden duydum bu şarkıyı

Posted in Tanımlanamayan on 04/10/2009 by onurs


Değdi saçlarıma bahar küleği
Nazende sevgilim,yadıma düştü
Her erin bahtına bir güzel düşer
Sen de tek çemenim,adıma düştün
Nazende sevgilim,yadıma düştün

Sensiz dağ döşüne çıktım bu seher
Öttü kumru kimin gül şelaleler
Ey niye yalgızsan sordu laleler
Köyreldi dizginim yadıma düştün
Nazende sevgilim,yadıma düştün

Gözlerim yoldadır,kulağım seste
Seni unutmaram,men son nefeste
Ey ceylan bakışlı ey boyu beste
Ey taze tergünüm yadıma düştün
Nazende sevgilim yadıma düştün

Makam: Hicâz
Usûl : Semâi
Beste: Azeri Bekirofsen

Bir tatil sonu yazısı.

Posted in gündelik bilgi, havadan sudan, hayata dair, pratik çözümler on 21/09/2009 by onurs

Bayramı Çanakkale’de geçirdim. Hafif bir rüzgâra karışmış çiçek kokularını soluduğunuzu düşünün. Koltuğunuza serilip kitabını alıyor ve mistik bir yolculuğa çıkıyorsunuz, ruh halim bu şekilde. Şimdiki anı hatırlamak istediğimde aklımda nedense Santorini adasının o bilindik resmi kazılı

Santorini-batı yamacı

Bayram gezmeleri sırasında eş-dost un tüh tüüü tühtühtüh tüh maşallahlarına muzdarip olduk. Hatta biri içimden geldi tülbent getirin okuyacağım dedi. Çattık !

tatlı-dua

Büyüdüğünüzü annenizin size hanım eş adayları bulmaya başlamasıyla anlayabiliyorsunuz. İşte “yaşıtların evleniyor” ile girilir, genellikle anasına bak kızını al mantığıyla denk gelin adayları seçilir. Aslında bir yerde okumuştum görücü usulü olan evlilikler daha uzun süreli oluyor diye. Ama benim kanaatim bu insanların evlenecekleri insanları bile seçemeyecek ve başkalarının beğendiklerine kanaat getirecek kadar pasif olduklarından beğenmese bile bu kurumu sürdürecekleri yönünde. Zaten bir bey mantığı almış yürümüş. Aynı evi paylaşan iki farklı insan. Yahu siz tutku nedir bilir misiniz ? Caddede yürürken kulağına çalınan müzikle elinizden tutup sizi dansa kaldıran, sabahın bir köründe biletleri aldım, aşağıda bekliyorum hemen hazırlan diyerek sizi tanrının(!) unuttuğu saklı cennetlerle tanıştıran ve bir gün evet ansızın yaptığı gibi sizi yüzüstü bırakan(olmama ihtimali de var elbette). Yaşanmışlar ve beklentiler yüksek olunca size gelen önerilere ters cevap veriyorsunuz tabi. Örnek hanım kızımız kimya müh. de okuyor ve yüksek lisans a başlayacak. Konuşulanlar ve aklımdan geçenler:

–bak işte ıdı bıdı iyi, güzel, akıllı…

-ne güzel işte bulsun üni.sinde bir tane. Zaten tecrübelerime dayanarak böyle bir kızın talibi çok olur. İşte seçsin içinden.

–işte öyle de bu kız da senin gibi zor beğenen ıdı bıdı ..

-bana benim gibi lazım değil. Aynı sahnede iki huysuz virjin gibi. Olmaz yürümez

–ama bir görsen

-kendimi 40 ında evde kalmış kodamanlar gibi hissettim. Keselim istersen.

–bi…

- ?!?!?!???!?!?!

……………

Kahve suyu ısıtırken aklıma geldi. Bizim ocak üstü su ısıtıcılarımızda neden bilimum İngiliz, Amerikan filmlerinden aşina olduğumuz düdüklü ısıtıcılar yaygın değildir. Hayır zor bir şey de değil bildiğin monteli düdük. Tabi bu düşünce suyu ısıtırken değil ısıtılacak suyun çoktan buhar fazına geçmesiyle geldi. Ben ki kaç demliği böyle emekliye ayırdım. Yetkilileri göreve davet ediyorum buradan.

Hayatta hiçbir işimi birilerine bağlı yapmamam gerektiğinin örneklerini her geçen gün artan bir oranda gözlemlemeye başladım. Hayır böyle olduğunu da biliyorum ama işte bazen önvarsayımlar yapabiliyorum. Mesela hani 15 yıllık arkadaşım benim için seyahatini bir gün erteleyemedi. Biletini almamıştı. Erken seyahati için görünür hiçbir neden de yoktu falan filan. Hani mecbur mu değil. Çok ta tın, salla gitsin ama olmuyor be blog. Şey gibi düşün bir ferrarin var fabrikadan yeni teslim almışsın. Böyle gıcır gıcır ve işte diyelim bir kuş konuyor ön kaputa çiziliyor biraz. Hani dikkat etmezsen görülmüyor ama eskisi gibi değil işte, anla..

Aklımdayken güzel vakit geçirecek harika bir site buldum(ne yazık ki kısa sürede tükettim). Site konseptimiz şöyle: verilen ilanlara elemanımız ilginç cevaplar veriyor. Gerçekten üst seviye bir sense of humor örneği: e-mails from an asshole

örnek bir konuşma:

Original ad:
litter of 5 kittens. two orange, two black, one mixed-grey. all are three weeks old and looking for a good home!

From Yin Chang to *********@***********.org

hello

i buy all kitten you have. how much?

- yin chang

From ************@hotmail.com to Me

Sorry. These kittens are not being sold for food.

işte öyle bir şey

Posted in aşk, havadan sudan on 08/09/2009 by onurs

Yağmurdan mıdır nedir bir kederdi aldı gitti. Bir de şu videoyu görmez olaydım:

Aştan gözü körolmuş herkes hemfikirdir bu tasvirde. Sonra Fikret Kızılok geldi; tek başına, bir harmanım bu akşam, gönül ve daha nicesi.

Bu aralar ilginç şeyler olmuyor etrafımda. İşte bazen anlık sit-comlar. Dün mesela bayağı bir civatayı gevşettim sanırım, sürekli gülüyorum tutamıyorum kendimi. Çocukken olurdu bu. Babam azarlarken (düşünün ortada ciddi bir mesele var) beni bir gülme tutardı. Tutmaya çalışırdım nefesimi kızarır bozarırdım. Hatta bir keresinde tutamayıp sesli bir puhahaha çıkarmıştım da adam şaşırmıştı: “eşek herif ortaoyun mu çeviriyoruz burada ?!?”. Bu arada babam çok komiktir. Hani bir de günündeyse sinirlerinizi alır. İçki sofralarının vazgeçilmez adamları olur ya hah işte ondan.

İstanbul’ da sonbahar… Sonbahar bir insanın en sevdiği mevsim olur mu ? Oluyor işte böyle evrim kaçkını kişiler. Yağmurda ıslanırken; mevsim rüzgarları ne zaman eserse o zaman hatırlarım. çocukluk rüyalarım, şeytan uçurtmalarım… diye şarkı söyleyerek yanınızdan geçen biri varsa evet o benim(aman siz siz olun ilişmeyin)

Geçen de aklıma takılmıştı. Şarkı söyleyen insan neden garip gelir diğer insanlara. Böyle melun melun bakarlar yüzüne. Çoğu gerek sulu gerek kuru bir şeyler kullandım falan sanıyordur. Hem saçlar da uzun (ne o öyle karı gibi), sakal da var tamam, bir siyah eksik o da bu göbeği eritemezsek giymeye başlayacağımız bir renk olacak.

Geceleri zibilyon tane rüya görüyorum. Hani aklımda kalsalar(ancak en sonuncular o da yazmazsam bir kenara uçup gidiyor) değme senaryo yazarına taş çıkartırım, öyle fantastik hikayeler.

Aşağıdakini kadıköye doğru kaptırmış gidiyorken haydarpaşa garı civarında anlık cep telefonuyla çektim. aynı yerden çekilen onbinlercesinden daha güzel buldum ne yalan söyleyeyim :))

haydarpasa_cep

Neyse tekrar görüşmek üzere…

Seninle olmanın en güzel yanı ne biliyor musun?

Posted in aşk, hayata dair on 06/09/2009 by onurs

Seninle olmanın en güzel yanı ne biliyor musun?

Elin elime değmeden avuçlarımı terleten sıcaklığını taa içimde hissetmek.

Seninle olmanın en kötü yanı ne biliyor musun?

”Seni seviyorum” sözcüğü dilimin ucunu ısırırken her konuşmamızda boş yere saatlerce havadan sudan söz etmek.

Seninle olmanın en heyecanlı yanı ne biliyor musun?

Aynı şeyleri seninle aynı anda düşünmek birlikte ağlamak gülmek. Ve buradayken bile seni çılgınca özlemek…

Seninle olmanın en acı yanı ne biliyor musun?

Seni hiç tanımadığım bir sürü insanlarla paylaşmak. Senin yanında olan, seninle konuşan herkesi çocukça kıskanmak.

Seninle olmanın en mutlu yanı ne biliyor musun?

Tanıdık birileriyle karşılaşma tedirginliği ile yollarda yürümek yan yana… Elimdeki şemsiyeye inat yağmurda ıslanmak birlikte. Elimde kır çiçeğiyle seni beklemek… Aynı mekanlarda aynı yiyecekleri yemek.

Seninle olmanın en romantik yanı ne biliyor musun?

Sensiz gecelerde sana söyleyemediklerimi yıldızlara aya anlatmak… Okuduğum kitabın sayfalarında dinlediğim şarkıların türkülerin şiirlerin her mısrasında seni bulmak.

Seninle olmanın en zor yanı ne biliyor musun?

Seni kaybetme korkusuyla hayatta ilk kez tattığım o tarifsiz duygularımı umut denizinin ortasında küreksiz bir sandala hapsetmek. Sevgili yerine yıllarca dost kalmayı başarmak. Yalın ayak yürümek bıçağın en keskin yerinde. Kanadıkça tuz yerine gözyaşlarımı basmak yüreğime.

Seninle olmanın tek yan etkisi ne biliyor musun?

Nereden bileceksin?

Sen benimle hiç olmadın ki. Olsaydın avuçlarım terlemezdi… Isırmazdım dilimin ucunu… Özlemezdim seni yanımdayken.Kıskanmazdım.

Korkmazdım yollarda yürümekten. Islanmazdım yağmurlarda… Yıldızlara aya dert yanmaz, böyle her şarkıda serhoş olmazdım.

Korkmazdım seni kaybetmekten ayaklarım kan revan atlardım sandaldan denize… Ve her kulaçta haykırırdım seni..

Ama sen hiç benimle olmadın ki…

Ya aklın başka yerlerdeydi ya yüreğin…

Can YÜCEL

Happiness

Posted in Tanımlanamayan on 29/08/2009 by onurs


Happiness is like a butterfly. The more you chase it, the more it will elude you, but if you turn your attention to other things, it will come and sit softly on your shoulder…

wooden houses

Posted in Tanımlanamayan on 29/08/2009 by onurs

You held my hand today
in that place of bird worship,
where rough wooden houses
hung straight as sentries
from the exposed beams.

Windows da dosya erişim ayarlarını değiştirme

Posted in Tanımlanamayan on 26/08/2009 by onurs

Windows’da dosya erişim ayarlarını değiştirme

Bazen oyun oynayacağınız tutar ve oyunla birlikte crack dosyasını da indirisiniz ama o da ne crack içine bir trojan yerleşmiş, antivirüs programı zırzır ötüyor. Ama gelgelelim o klasörü/dosyayı silmek istediğinizde başarısız olursunuz. Aslında Windows sümen altında komut satırı ile bize kısmen linux tarzı erişim esneklikleri sunuyor. Tabi bunları bir arayüz haline getirmemesi bilimum bilgisayar tamircisine, virüs programı satıcına ve elbetteki kendisine para kazandırma isteği, neyse…

Örnek senaryo:

C:/Downloads/Fifa2009/Crack klasörü altında crack.exe programını içerdiği bilimum virüslerden dolayı silmek istiyoruz. Bilgisayarımızın kullanıcı adı KullanıcıAdı olsun
1. Başlat>Çalıştır tıklayıp cmd.exe yazıp enter lıyoruz işte o sevdiğim siyah ekran karşımda
2. Cacls C:/Downloads/Fifa2009/Crack/crack.exe /e /g KullanıcıAdı:f
Böylece KullanıcıAdı kişisine f ile tam kontrol hakkı verdik şimdi ise onu silelim
3. Del C:/Downloads/Fifa2009/Crack/crack.exe /f /s

Oldu da bitti maşallah…

Bana balık verme balık tutmayı öğret diyenler için geliyor: incelene

Felsefesi için:

bir yıl sonrasını düşünüyorsan, tohum ek ağaç dik
ama yüz yıl sonrası ise düşündüğün, halkı eğit.
bir kez ürün verir, ekersen tohum
bir kez ağaç dikersen, on kez ürün verir
yüz kez olur bu ürün halkı eğitirsen.
balık verirsen bir kez, doyurursun halkı
öğretirsen balık tutmayı, hep doyar karnı.

kuan tzu (iö 399 – iö 295)

The Bard’s Song

Posted in Tanımlanamayan on 18/08/2009 by onurs

now you all know
the bards and their songs
when hours have gone by
i’ll close my eyes
in a world far away
we may meet again
but now hear my song
about the dawn of the night
let’s sing the bards’ song

tomorrow will take us away
far from home
no one will ever know our names
but the bards’ songs will remain
tomorrow will take it away
the fear of today
it will be gone
due to our magic songs

there’s only one song
left in my mind
tales of a brave man
who lived far from here
now the bard songs are over
and it’s time to leave
no one should ask you for the name
of the one
who tells the story

tomorrow will take us away
far from home
noone will ever know our names
but the bards’ songs will remain
tomorrow all will be known
and you’re not alone
so don’t be afraid
in the dark and cold
cause the bards songs will remain
they all will remain

in my thoughts and in my dreams
they’re always in my mind
these songs of hobbits, dwarves and men
and elves
come close your eyes
you can see them, too

the man that i want to be

Posted in hayata dair, keşfettiklerim on 11/08/2009 by onurs

I am whoever I decide to be, day by day. Following the wind, breathing passion. In love with the deepest forests and the feeling of light fingertips against smooth piano keys.

kısa kısa6……

Posted in Tanımlanamayan on 02/08/2009 by onurs

Kısa kısa 6……

Kafa boşaltma yazılarına devam.

  • Lab. a tıkıldık kaldık. İnsanlar…. Burada bir kesme girmiş işim çıkmış muhtemelen ne diyecektim acaba?
  • Gülemeyen insanlardan hiç hoşlanmam. Mesela ortamda gerçekten komik bir olay vuku bulmuştur. Kimisi gülümser kimisi kahkaha atarken sen suratını eciş büçüş yapmaktan öteye taşıyamıyorsan hiç yaşama dünyada.
  • Geçen gün işi gücü bırakıp ne olacak bizim bu asosyal halimiz diye kafa patlatır durumda bulduk kendimizi. Bir diğeri de dünden dertliymiş “ben yuva kurmak istiyorum yahu” diğeri ona katılarak “labdan çıkamıyoruz ne zaman kimi tanıyacağız da evleneceğiz(oha önce tanış ol evlenmeden istersen)” Daha sonra olay farklı bir boyuta taşındı: “Hocam ben zaten söylemiyorum akademisyen olduğumu tanıştığım kızlara” diğer onaylayarak: “yahu maaş bana zor yetiyor ayda yılda bir etkinliğe katılmama içkimin sigaramın olmamasına (falan filan)” Tabi o esnada suskun bekleyen ben toparlayıcı bir eda (ne bu işve bu naz) ile: “dostlar, bu bir seçim. Eğer sürüden farklı olmak istiyorsanız bu işe kendinizi adayacaksınız. Tabi ki elinize fırsatlar geçecek(yüzünüze bir an mal mal bakan bir kız, annenizin bilmem neyin bilmem nesi de bilmem nereyi bitirmiş ile başlayan girizgahları vs.) ama bu yaşta böyle bir hata sonunuz olur. Yaşıtlarınız kızlar evlendi evet ama onların sebebi biraz daha farklı: hormonlar, belediye onaylı olmayan beraberliğe toplumun iyi gözle bakmaması, bir de evlilikler dışarıdan göründüğü gibi değil bir çoğu mantık evliliği üzerine temellenmiş. Anneler kendi aşksız yaşamlarının benzerini kızlarının da yaşamasını bir sorun olarak görmemiş. Elbette içinde aşkın, uyumun sevginin olduğu beraberlikler de var. Ama çok çok az … özetle hayatı akışına bırakın bir yolunu bulur  ”
  • Zamanında örnek alınabilecek bir “geek” var mı diye araştırmış ve bulmuştum
  • How i met your mother adlı dizi ilişkilere bakış açımı bir nebze değiştirmiş oldu. Her ne kadar Amerikan kültürünü içeren bir yapıda da olsa değiştirmesi şöyle gerçekleşti:  her insan değil belki ama bazı insanlar hayatları süresince “ruh eşi”, “O” vs diye tanımlana kişiyi ararlar. Ama genellikle ortak arkadaşlarının tanıştırdığı birine veya ısracı bir bünyeye saplanıp bir nevi O yu O ‘na yamamya çalışırlar. Ve bazen de dikiş tutar. Düşünceli olmadığım vakitler kalabalığa karışıp çevremi  süzerken kim acaba O diye dikkatle incelerim etrafımdakileri. Ve umarsızca sorarım acaba O mu O mu yoksa O mu diye ? işte HIMYM a kadar aklımda hep soru işaretiydi kim bu doğru “O” diye ? Ve sonuç pek de cilalı değil: O Mo yok OMO var ama O yok.
  • Üff yine epeyce saçmaladım. Saat 05:46 35 saattir ayaktayım. Sırf beyin yorgunluktan zırvalarken neler yumurtalıyor diye bunları yazıyorum. Büyük ihtimalle ayılınca epey bir dalga geçeceğim yukarıdakilerle…

kısa kısa5…..

Posted in havadan sudan on 29/07/2009 by onurs

Kısa kısalara devam.

Kendimi işe adadım ama iş miş de yaptığım yok. Hani sorsalar barney stinson gibi “hıh” diyeceğim sanırım. İlginç bir bunalımsı dönem yaşıyorum. Kahveden bile zevk almıyorum, durum o derece vahim.

Gün içinde gerekli konuşmalar haricinde ağzımı açmaz oldum. Bugün toplasan 20-30 cümle ancak kurmuşumdur.

Bazen insanlar rockstar gibi davranıyorlar (ya da bana öyle geliyor) ya deli oluyorum. Ben ki kahverengilerimi giyeyim, kalabalıkların arasında bir hiç olayım. Sen çaktırmadan(bazen de dosdoğru oha) baktığını zannediyorsun ama ben rahatsız oluyorum kardeşim(ne kadar alçakgönüllüyüm oysa)

Bugün camdan amaçsızca bakınırken bir şey gözlemledim. Karşı cinslerin karşılaşmasında kadınlar uzaktan süzerek gelip yan yana geçerken yere veya başka yöne bakarken erkekler ise sağa, sola, yere bakınıp yan yana geçerken “gözüm gözüne değdi” moduna giriyorlar. Hipotezimi teze dönüştürecek  epey de gözlem yaptım.

Last fm bile bana karşı. “spanish guitar” modundayım dedim. last karşıma shpongle dan levitation nation ı çıkarttı. Sizi budha bozmaları sizi. Budha derken güzel bir düşünme tarihi sitesine rastladım geçenlerde aha burada sağ olasın del.icio.us

Bilmiyorum size de olur mu bazen kafamı çıkarıp yanı başıma koyasım oluyor. O orada düşünsün dursun. Gün geçtikçe limbik sistemime daha az iş düşer oldu.

Bir espri yapıp da kimsenin gülmediği bir durumla kıyaslanabilir bir morarma durumu var mıdır. Morarma fiilini bilerek kullandım sözü 6alatasaray’ın mor formalarına getirmek için. Ahahaha designed by Cemil İpekçi. Yakışır cinconuma.

Yalın ne uyuz bir insandır ya. Hani çalma listenizde hatta bilgisayarınızda yalın varsa mümkünse daha az görüşelim derim. O derece uyuzum. Bana bir şey yaptığından falan da değil garibim. Hani ajdarla yarışır seviyede ona olan gıcıklığım. Ajdar dinleyen ölsün zaten. Sormuyor da değilim kendime tonla abuk popçu varken bu adamla alıp veremediğin ne. Meraklardayım..

Şu inanın, aslında, valla vs. vs edatlarını kullananlar yalancı tipler olur diye okumuştum fi tarihinde bir yerlerde. En azından karşıt bir örnek olarak ben varım. Ama genelde yalancı olurlar(mış) pür dikkat. hadi canlarım.

Aşırı mükemmeliyetçi halimden gitgide sıyrılmak mutlu ediyor beni. Odam da dağınık, t-shirlerim ütüsüz, sakal traşı mı o da ne…

Ohh.. yukarıda boş boş zırvaladım ya inanın kafamın içi boşaldı. Sık sık yapacağım bu işi…

sopaları vuralım fokların kafasına, birkinleri takalım kolumuza

Posted in Tanımlanamayan, gündem, haberler, havadan sudan, insan hakları on 23/07/2009 by onurs

Haberi okuyoruz: Türk işadamı bla bla Namibya ‘da(orası da neresi ?) avlanacak 1 milyon  fokun haklarını aldı. Foklar öldürülmesin diye bu hakkın karşılığı 14 milyon dolar toplanmaya çalışılıyor falan filan.

fok_hunt

Şimdi olayın garip, sinir bozucu, mantık dışı tarafına bakalım: Adam ticaret yapıyor talep varsa arz bir şekilde karşılanacak. Peki talep nereden geliyor yani bu hayvanlar öldürülüp ne yapılıyor: Gucci, Prada ve Versace gibi firmalar tarafından aksesuar ve giyim eşyasında kullanılıyor. Bu eşyaların tüketicisi kim: kadınlar.özellikle güzel çekici elde edilmesi zor, pahalı olanları. Şimdi zincir şöyle işliyor: güzel bir kadın davetten davete koşar, erkeklerin ağızlarının suyunu akıtır. Bu kadını elde edebilmek için davetli erkekler dış görünüşleri vs haricinde seni diğer kadınların içinde yüceltebilecek kudrete sahibim mesajını da vermek durumundadır. Bunu yapabilmek için çevredeki diğer kadınların elde edemeyeceği/etmek isteyeceği eşyalar la donatılmaları gerekir. Bu nedenle örneğin bir giysi ne kadar güzel olursa olsun versace tarafından tasarlanmamışsa pek değeri yoktur. Hatta bu elbiseyi versace pazardan alsın terini silsin o da yeter. Peki kim belirlemiştir işte şu şu şu firmalar elittir diye ? Orası biraz karışık. İşte kulis yapacaksınız, herkese satış yapmayacaksınız, pahalı olacaksınız, iyi bir pazarlama neydi adı The Devil Wears Prada kitabını okuyun filmini izleyin biraz anlamaya çalışın. Mesela Birkin çantaları vardır. 48 saatte el emeği yapılıyormuş da falan filan. Fiyatı: 148000$ 222000YTL. Yani ayda 3000YTL maaş alan bir mühendis olsanız bu uyduruk çantayı  74 ayda / 6.17 yılda alabilirsiniz(tabi bu arada darülaceze falan bakıyorsa size) Şimdi uyduruk falan dedim gerçekten uyduruk. Annemin çöpe attırdığım tarih öncesi bir çantası vardı ondan daha uyduruk alın bakın:

red_hermes_birkin_handbag

Belki alacaksınızdır bir de liste vereyim. Diğer uyduruk ama pahalı çantalar için.

Nerede kaldık ?. Şimdi bu kadını elde etmek için işte böyle lüks araba fiyatında uyduruk çantalar almanız gerekli. Daha dur çanta aldık bunun diğer gereksinimleri ?? Diğer masrafları nereden karşılayacak bu iş adamı ?? Sağolsun emrinde binler, onbinler bunun için kıt kanaat çalışmakta. Geri kalan emekçi kesim ölsün zaten. Yaşamları bile bir lütuf belki. Ürünlerini milyonlar mal oluş fiyatının katbekat üzerinde satın almakta. Diyeceksiniz o zaman tüm parayı bu markalar topluyor multimiyarder mi bunlar ?? Yok tam olarak değil onların da başta reklam olmak üzere masrafları var bu çevrimi devam ettirebilmek için. The Devil Wears Prada  ‘yı okuyun/izleyin. Kapitalizm işte böyle pis bir bela…

Neyse gelelim bu zincirin en zayıf halkalarından zavallı foklara. Aslında ölmeyebilirler. Uyduruk versace aksesuarları onsuz veya suni de olabilir. Ama burada buzlu badem olayı devreye giriyor : marjinal olmak, insanın katletme, ezerek yükselme içgüdüsünü huzura kavuşturma…

Özetle insanlar birbirlerine olan sevgilerini birbirlerine aldıkları hediyelerle değil de birbirlerine karşı hissettikleri duyguların seviyesiyle ölçse ne oradaki masum foklar ölür, ne de….

Hayır klişe sözlerle bitirmeyeceğim. Evet alyans çok güzel, taşı olmazsa bir şeye benzemez. Yanındaki erkek tek taş almazsa beş para etmez. Tek taşımı kendim aldım tek başıma kendim taktım, sadece şarkı sözlerinden ibarettir.

Sonsöz: Tüketin. Ama her şeyi…

ps:bu çevrimi sadece zor elde edilebilir kadınlara bağlamak biraz haksızlık gibi görünse de değil :))