Ateşler içinde…

İstanbul’ un yağmurunda fazla kalmış olmalıyım ki bağışıklık sistemim göçtü, bedenim halsiz düştü. Bir ara uyuya kalmışım ve rüyamsı bir şeyler gördüm. Uçuşan yapraklarla dolu gri bir zeminde yürüyor ve yamacın kıyısına geldiğimde elimi yaşlı bir ağacın gövdesine dayayıp derin bir vadiye doğru çeviriyorum gözlerimi. Uzaklardan bir ses yankılanıyor. Fakat sadece duymuyorum, hissediyorum bu sesi: je crois entendre encore aryası çalıyor:

caché sous les palmiers
sa voix tendre et sonore
comme un chant de ramiers
o nuit enchanteresse
divin ravissement
o souvenir charmant,
folle ivresse, doux rêve!
aux clartés des étoiles
je crois encor la voir
entr’ouvrir ses longs voiles
aux vents tièdes du soir
o nuit enchanteresse
divin ravissement
o souvenir charmant
folle ivresse, doux rêve!
charmant souvenir!**

ve yıllar önce yazdığım bir şiiri anımsıyorum uyanırken. Hastalığın insan bedeniyle beraber ruhunu da güçsüz düşürmesi; yaşlar boşalıyor gözlerimden:

Ateşler içinde bir mart sabahı duydum sesini
Görmedim yüzünü, sen sadece rüzgardaki elemdin
kulağımdaki tını
Yankılandı soğuk sokaklarda
Bir ben
Bir sen
Bir de kaldırım taşları tanık oldu sözcüklere
Bir de yakaran gelincikler
Bir ben
Bir de sen
Ateşler içinde bir mart kedisi gönlümde
Yolumun nereye gideceğini soruyor
Senden geçip geçmediğini
Başka hangi hanlarda beklediğini
Hangi pazarlar terk edileceğimi.

**naçizane çevirim:

sanırım hala duyuyorum

palmiye ağaçlarının altında

narinliğini ve sesini

tahtalı güvercininki gibi

büyüleyici bir gecede

kendimden geçiyorum

büyülü hatıralar,

karmaşık bir arınma ! tatlı düşler !

Yıldızların ışığında,

Sanırım hala onu görüyorum

Açıyorum pelerinini

Gecenin ılık rüzgarlarında

büyüleyici bir gecede

kendimden geçiyorum

büyülü hatıralar,

karmaşık bir arınma ! tatlı düşler !

Reklamlar

Bir gri İstanbul Sabahı

Thy soul shall find itself alone

‘Mid dark thoughts of the grey tomb-stone;

Not one, of all the crowd, to pry

Into thine hour of secrecy*

E. A. Poe

.

.

Başımı uzattığımda altından sular akan pencereden, gri-yeşil bir gökyüzü kaplamıştı sabahın ilk ışıklarında içimi. Sokak lambalarına düşen yağmur taneleri her zamankinin aksine ahenksizdi, ruhsuzdu, sessizdi. Nefes almaya çalıştım, yapamadım. Size de olur mu bilmem. Hani ne kadar uğraşsanız da hava girmez ya ciğerlerinizden ya da girer ama ulaşmaz bedeninize. Hayatta bırakacak kadar bir tutam bırakır sadece. Yaşadığınızı sanırsınız. Ah yaşamak ! Sorgulayan bir bedende zordur yaşamak. Geçip gitmez öylecene, iz bırakır veya hiç gelmez terk edilmiş bir kasaba gibi paslı tren raylarının sonundaki. Yıllar geçer, raylar içten içe paslanır. Kasabada kalan yaşlı bir adam buruşuk ellerine baktığında fark eder kayboluşunu.

Neden onca çabam insanlar tanımasın, yaklaşmasın, sevsin ama bağlanmasın diye sorgular kendini. İçindeki güçsüz çocuğu tanımalarından korkuyorsun demişti bir zamanlar bir çift yeşil göz ufukta kaybolmadan önce. Vazgeçilmezim olurken kayboluyorsun. Peki ya beni hiç düşündün mü demişti o da. Herkes bana tutunurken,  ben kime  tutunacağım senin hayal mi gerçek mi olduğunu bilmiyorken. Konusunu unuttuğum, repliklerini yazıp yönettiğim bir oyunun piyonuyken. Hiçbir insanın güçsüz olmak isteyebileceği aklına geldi mi ?

Hisler, mimikler, sökülmüş bir çorap, yolun köşesinde biriken çamurlu sular, rüzgarda aralıksız çarpan bir kapı, aynadaki yüzler, tek bir yüzde buluşan binlerce yüz. Bu yüzü tanımıyorum, bu gözleri …

.

.

*Karanlık düşünceleri içinde, gri mezar taşının

Ruhun, yapayalnız bulacak kendisini

Bir tek kişi bile kalabalıktan

İzlemeyecek senin gizlilik saatini