işte öyle bir şey

Yağmurdan mıdır nedir bir kederdi aldı gitti. Bir de şu videoyu görmez olaydım:

Aştan gözü körolmuş herkes hemfikirdir bu tasvirde. Sonra Fikret Kızılok geldi; tek başına, bir harmanım bu akşam, gönül ve daha nicesi.

Bu aralar ilginç şeyler olmuyor etrafımda. İşte bazen anlık sit-comlar. Dün mesela bayağı bir civatayı gevşettim sanırım, sürekli gülüyorum tutamıyorum kendimi. Çocukken olurdu bu. Babam azarlarken (düşünün ortada ciddi bir mesele var) beni bir gülme tutardı. Tutmaya çalışırdım nefesimi kızarır bozarırdım. Hatta bir keresinde tutamayıp sesli bir puhahaha çıkarmıştım da adam şaşırmıştı: “eşek herif ortaoyun mu çeviriyoruz burada ?!?”. Bu arada babam çok komiktir. Hani bir de günündeyse sinirlerinizi alır. İçki sofralarının vazgeçilmez adamları olur ya hah işte ondan.

İstanbul’ da sonbahar… Sonbahar bir insanın en sevdiği mevsim olur mu ? Oluyor işte böyle evrim kaçkını kişiler. Yağmurda ıslanırken; mevsim rüzgarları ne zaman eserse o zaman hatırlarım. çocukluk rüyalarım, şeytan uçurtmalarım… diye şarkı söyleyerek yanınızdan geçen biri varsa evet o benim(aman siz siz olun ilişmeyin)

Geçen de aklıma takılmıştı. Şarkı söyleyen insan neden garip gelir diğer insanlara. Böyle melun melun bakarlar yüzüne. Çoğu gerek sulu gerek kuru bir şeyler kullandım falan sanıyordur. Hem saçlar da uzun (ne o öyle karı gibi), sakal da var tamam, bir siyah eksik o da bu göbeği eritemezsek giymeye başlayacağımız bir renk olacak.

Geceleri zibilyon tane rüya görüyorum. Hani aklımda kalsalar(ancak en sonuncular o da yazmazsam bir kenara uçup gidiyor) değme senaryo yazarına taş çıkartırım, öyle fantastik hikayeler.

Aşağıdakini kadıköye doğru kaptırmış gidiyorken haydarpaşa garı civarında anlık cep telefonuyla çektim. aynı yerden çekilen onbinlercesinden daha güzel buldum ne yalan söyleyeyim :))

haydarpasa_cep

Neyse tekrar görüşmek üzere…

Seninle olmanın en güzel yanı ne biliyor musun?

Seninle olmanın en güzel yanı ne biliyor musun?

Elin elime değmeden avuçlarımı terleten sıcaklığını taa içimde hissetmek.

Seninle olmanın en kötü yanı ne biliyor musun?

”Seni seviyorum” sözcüğü dilimin ucunu ısırırken her konuşmamızda boş yere saatlerce havadan sudan söz etmek.

Seninle olmanın en heyecanlı yanı ne biliyor musun?

Aynı şeyleri seninle aynı anda düşünmek birlikte ağlamak gülmek. Ve buradayken bile seni çılgınca özlemek…

Seninle olmanın en acı yanı ne biliyor musun?

Seni hiç tanımadığım bir sürü insanlarla paylaşmak. Senin yanında olan, seninle konuşan herkesi çocukça kıskanmak.

Seninle olmanın en mutlu yanı ne biliyor musun?

Tanıdık birileriyle karşılaşma tedirginliği ile yollarda yürümek yan yana… Elimdeki şemsiyeye inat yağmurda ıslanmak birlikte. Elimde kır çiçeğiyle seni beklemek… Aynı mekanlarda aynı yiyecekleri yemek.

Seninle olmanın en romantik yanı ne biliyor musun?

Sensiz gecelerde sana söyleyemediklerimi yıldızlara aya anlatmak… Okuduğum kitabın sayfalarında dinlediğim şarkıların türkülerin şiirlerin her mısrasında seni bulmak.

Seninle olmanın en zor yanı ne biliyor musun?

Seni kaybetme korkusuyla hayatta ilk kez tattığım o tarifsiz duygularımı umut denizinin ortasında küreksiz bir sandala hapsetmek. Sevgili yerine yıllarca dost kalmayı başarmak. Yalın ayak yürümek bıçağın en keskin yerinde. Kanadıkça tuz yerine gözyaşlarımı basmak yüreğime.

Seninle olmanın tek yan etkisi ne biliyor musun?

Nereden bileceksin?

Sen benimle hiç olmadın ki. Olsaydın avuçlarım terlemezdi… Isırmazdım dilimin ucunu… Özlemezdim seni yanımdayken.Kıskanmazdım.

Korkmazdım yollarda yürümekten. Islanmazdım yağmurlarda… Yıldızlara aya dert yanmaz, böyle her şarkıda serhoş olmazdım.

Korkmazdım seni kaybetmekten ayaklarım kan revan atlardım sandaldan denize… Ve her kulaçta haykırırdım seni..

Ama sen hiç benimle olmadın ki…

Ya aklın başka yerlerdeydi ya yüreğin…

Can YÜCEL

kısa kısa…

 

Çok uzun ağdalı cümleler yerine benden kısa kısa:

  •   Son iki gecedir gecelerimi film ile taçlandırıyorum. Önce Big Fish bazen yaşadıklarını hayallerle süslemenin veya hayallerde yaşamanın da güzel olduğunu yüzüme çarptı ve sonra Ladies in Lavender güzel duygular içinde İngiltere kırsallarında yaşam sevinci, huzur ve yalınlık ile sarmalandı ruhum. Ayrıca Joshua Bell‘ in müziğine aşık oldum. Uzun süredir hiç bu kadar çarpıldığımı, içimin titrediğini hatırlamıyorum. Örneğin Big Fish de geçen bir kısım vardı. Hani aşkın ne olduğu, doğru insanı bulduğumuzu nasıl anlayacağımıza dair kafa yormaları vardır. Çok güzel bir tanım vardı: “They say when you meet the love of your life, time stops” evet gerçekten duruyordu. Umarım birgün yine durur. Bahar ‘ın getirmiş olduğu şeytani fikirler işte J
  •   Bugünlerde duygusallaştığımı hissediyorum yeniden. Uzun süredir uğraştığım robotlar gibi kaskatı kesilmiştim. Dolmuşta kulağıma çınlayan Sezen Aksu’ nun gözlerimi yaşartmasını iyiye yormalı sanırım. Bahar geliyor diye mi acep ? Sanmam. Çünkü bahardan hoşlanmam pek. Sonbahar daha romantik gelir bana, büyük aşkların sonundaki ayrılıklar gibi.
  •  Geçen gün ağır konukların olduğu bir panelde yöneticilik yaptım. Önce öğrenci kanadını temsil ederken sonra birden kendimi(asıl yöneticinin geç kalması ile) birden panel yöneticisi buluverdim. Eskiden olsa kızarır, bozarır, biraz kekeler, saçma sapan cümleler kurardım sanırım. Ama öyle olmadı. Ben bile şaştım doğrusu. Sanki ruhuma şeytan girmiş gibi. Şaka bir yana istediğim her şeyi yapabileceğimin uzun zaman önce farkına vardım ;) 

Bir de taş atayım :)) 

 

Ateşler içinde…

İstanbul’ un yağmurunda fazla kalmış olmalıyım ki bağışıklık sistemim göçtü, bedenim halsiz düştü. Bir ara uyuya kalmışım ve rüyamsı bir şeyler gördüm. Uçuşan yapraklarla dolu gri bir zeminde yürüyor ve yamacın kıyısına geldiğimde elimi yaşlı bir ağacın gövdesine dayayıp derin bir vadiye doğru çeviriyorum gözlerimi. Uzaklardan bir ses yankılanıyor. Fakat sadece duymuyorum, hissediyorum bu sesi: je crois entendre encore aryası çalıyor:

caché sous les palmiers
sa voix tendre et sonore
comme un chant de ramiers
o nuit enchanteresse
divin ravissement
o souvenir charmant,
folle ivresse, doux rêve!
aux clartés des étoiles
je crois encor la voir
entr’ouvrir ses longs voiles
aux vents tièdes du soir
o nuit enchanteresse
divin ravissement
o souvenir charmant
folle ivresse, doux rêve!
charmant souvenir!**

ve yıllar önce yazdığım bir şiiri anımsıyorum uyanırken. Hastalığın insan bedeniyle beraber ruhunu da güçsüz düşürmesi; yaşlar boşalıyor gözlerimden:

Ateşler içinde bir mart sabahı duydum sesini
Görmedim yüzünü, sen sadece rüzgardaki elemdin
kulağımdaki tını
Yankılandı soğuk sokaklarda
Bir ben
Bir sen
Bir de kaldırım taşları tanık oldu sözcüklere
Bir de yakaran gelincikler
Bir ben
Bir de sen
Ateşler içinde bir mart kedisi gönlümde
Yolumun nereye gideceğini soruyor
Senden geçip geçmediğini
Başka hangi hanlarda beklediğini
Hangi pazarlar terk edileceğimi.

**naçizane çevirim:

sanırım hala duyuyorum

palmiye ağaçlarının altında

narinliğini ve sesini

tahtalı güvercininki gibi

büyüleyici bir gecede

kendimden geçiyorum

büyülü hatıralar,

karmaşık bir arınma ! tatlı düşler !

Yıldızların ışığında,

Sanırım hala onu görüyorum

Açıyorum pelerinini

Gecenin ılık rüzgarlarında

büyüleyici bir gecede

kendimden geçiyorum

büyülü hatıralar,

karmaşık bir arınma ! tatlı düşler !

Korku, çocuk ve aşk

Korkularımız. Hayatımızı bir karabulut gibi saran, yüzleşme cesareti bulamadığımızda bedelini ağır ödeten duygularımız. Önce var gücüyle çocukluğumuza saldırır. Sonsuz güvenle hayata yelken açan gemimizi hep olası fırtınalarla, göstermelik oyunbozanlıklarla engin denizlerden alıkoyar. Bizi sakin ve güvende olduğumuzu hissettiren kıyılara hapseder o alaycı gülüşüyle. Elini ateşe atan çocuğun merakını acı bir bedelle ödemesi korkuyla ilk yüzleşmelerden biridir. Fakat belki de en büyük korku kimi zaman yalnız kalamama korkusuna evrimleşen yalnızlık korkusudur. Nasıl demişti Orhan Veli;

 

Bilmezler yalnız yaşamayanlar
Nasıl korku verir sessizlik insana
İnsan nasıl konuşur kendisiyle
Nasıl koşar aynalara
Bir cana hasret
Bilmezler.

 

Hayat kimi zaman aksak akorları kırık cam parçalarına dönüşen bir caz müziği gibidir. Kendine “büyüyünce olacağım adam” profili çizen küçük çocuk, bilmeden buzdan sarkıtlar arasında hayat denilen o uzun dansa başlamıştır. Henüz bilmese de yılanlara imrenecektir büyüyünce, sıyrılıp attıkları derilerinde geçmiş hayatın izlerini yok ettiklerine dair boş inançla. Halbuki izleri çok daha derinlere gömülmüştür bile, büyük acıların sızısız keskinliğiyle. Yaşamın ağırlığını gözlerinde hissetmeye başlamıştır bluğ çağının o en ateşli, tecrübesiz, korunmasız ve bir o kadar kırılgan yüreğiyle. Çok sevdiği romantik şairlerin bahsettiği aşklara hazırlar kendini, vitrinine koyar en değerli eşyasını, yüreğini. Belki bir açık arttırmadan farklı değildir ama yeni sahibi ona en çok değer veren olacaktır. Fakat işler neredeyse hiç yolunda gitmez. Sakin suların sonunda hep bir şelaleye rastlar. Tutunacak bir dalı da yoksa hayatta, kayaların keskin dişlerinde, acı bir sona değer yüzü. Bir kez kurtulduğunda sular sakin de olsa kıyıdan keşfe çıkar artık. Suların amansız bitişini gördükçe, umut yaprakları birer birer suya düşer. Son iki yaprağı atmaz. Gözlerine kapar, göz yaşları kurur. Yalnızca sesler vardır dünyasında bundan böyle. Sakin suları seslerinden takip etmektedir. Ancak sona gitmez kendini tatlı hayallere verir artık. Suyun serinliğini tadar, gülümser. Görünüşte mutludur, ta ki sevinç göz yaşları yapraklarını suya düşürene kadar…

 

Bu ruh halinden kurtulması için haykırıyor bir şair, sözlerini, tırnaklarıyla terkedilmiş sokakların yalnız duvarlarına kazıyarak; geride kalmışların tiz seslerine kulak vermesi için.

 

 

Özge Özköprülü: Kir

 

koş yağmura,
ayaklarını yere vur,
su sıçrat.
kendin için bir şarkı söyle,
hüzünlü olmasın.
yaptıklarına gül
ve
diğerlerinin yapmadıklarına.
ne kadar çocuk olduğunu hisset.
ne kadar hayat olduğunu hisset.
dünyadaki tüm felaketleri
sen yapmışsın gibi
ağırlık çökmesin üzerine.
her saniye tedirgin olma
değiştiremediğin için.
suçu reddet bu kez.
omzuna değen damlayı öp;
tadına bak
bütünleşmenin.

sonra,
‘bir topal köpek
yanına yaklaşıp coşkuyla,
seninle zıplamaya çalışınca’
ağla,
salak
seni seviyorum.

Ö.Ö.

Yayınevi:6.45

the ship

 

hayat denilen şey

Bir menekşe göz üzerine yazdıktan sonra kendimi, sevgiden kaçışımı, yalnızlığın bir seçim mi yoksa bir yol mu, mutluluk tanımını, hayatımın bu karmaşada nasıl harcandığını düşündüm. Her şey ne içindi, neyin doğru olduğunu kim bilebilirdi. Hayat dediğimiz bu tiyatro sahnesinde roller hangi kıstaslara göre dağıtılmış, oyunculara doğaçlama hakkı tanınmış mıydı ? Tüm bunların üzerine okuduğum bir Murathan Mungan yazısı beni benden aldı:

Ya biz, binde bir karşımıza çıkan sevgililik, dostluk, arkadaşlık fırsatlarını ne yapıyoruz? Akşamüstünün bir saatinde yorgun gövdemizi yaslayıp mırıl mırıl konuşabileceğimiz, omzumuza dolanan bir kolun, başımızı yaslayabileceğimiz bir omzun, belimizi kavrayacak bir elin, uzun yollara dayanıklı aşkların sahibi karşımıza çıktığında tanıyabiliyor muyuz onu, değerini biliyor, biricikliğini benzersizliğini anlayabiliyor muyuz? Yoksa hayatı sonsuz, fırsatları sayısız sanıp kendimizi hep ileride birgün karşılaşacağımızı sandığımız bir başkasına, bir yenisine ertelerken hayat yanımızdan geçip gidiyor mu? Karşımıza zamansız çıkmış insanları yolumuzun dışına sürerken birgün geri dönüp onu deliler gibi arayacağımızı hiç hesaba katıyor muyuz? Hayat her zaman cömert davranmaz bize, tersine çoğu kez zalimdir, her zaman aynı fırsatları sunmaz, toyluk zamanlarını ödetir. Hoyratça kullandığımız arkadaşlıkların, eskitmeden yıprattığımız dostlukların, savurganca harcadığımız aşkların hazin hatırasıyla yapayalnız kalırız birgün. Bir akşamüstü yanımızda kimse olmaz, ya da olanlar olması gerekenler değildir. Yıldızların bizim için parladığını göremeyen gözlerimiz, gün gelir hayatımızdan kayan yıldızların gömüldüğü maziye kilitlenir. Kedilerin özel bir anını yakalamak gibidir, kendi hayatımızdaki olağanüstü anları olağanüstü kişileri yakalamak. Bazılarının gelecekte sandıkları “birgün” geçmişte kalmıştır oysa; hani şu karşıdan karşıya geçerken, trafik ışıklarında rastladığımız, omzumuzun üzerinden söyle bir baktığımız sonra da boşverip “nasıl olsa ileride birgün tekrar karşıma çıkar” dediğinizdir.
oysa o gün bu zalim şehri terketmiştir o, boş yere bu sokaklarda aranırsınız…”

murathan mungan