Dell bluetooth kopma sorunu

Dell bilgisayarlarda gözlemlenen, bluetooth fare, klavye ve kulaklıkların sebepsiz yere kopması sıkça gözlemlenen bir sorun. Bunun için format ve anakart değişimi de dahil olmak üzere birçok  çözüm öneriliyor ve işe yaramıyor. Çünkü asıl sorun başka yerde.

Güç yönetimi/power management ile ilgili bir sorun bu. bu nedenle Aygıt yöneticisi(Device Manager) altından Bluetooth sekmesine geliyoruz ve buradan donanımımızı çift tıklayıp Power Management/güç yönetimi altsekmesinden “Allow the computer to turn off this device to save power” (Bilgisayarın bu aygıtı güç tasarrufu için kapatmasına izin ver) deki seçimi kaldırıyoruz. Aşağıda ilgili ekran görüntüsü de bulunmakta. taa taaa..

 

Görsel

 

Reklamlar

cmake error

Malum openCV 2.0 versiyonunu yayınlamış. Eh bize de kurmak düştü. Dizüstüne normal bir şekilde kurduktan sonra masaüstüne de kurmayı denedim ama o da ne cmake

Check for working C compiler: cl

Check for working C compiler: cl — broken

CMake Error at C:/Program Files/CMake 2.8/share/cmake-2.8/Modules/CMakeTestCCompiler.cmake:50 (MESSAGE):

The C compiler “cl” is not able to compile a simple test program.

It fails with the following output:

Change Dir: C:/cmake_binary_dir/CMakeFiles/CMakeTmp

Benzeri bir hata veriyor. Kuramadım diyip gelenlere nanik yaparsan sonun bu. İşin  ilginç yanı derleyicinin bulunamadığı/kırık olduğu ile ilgili bir hata veriyor. Eski iyidir, güzeldir diyerek(hala VS2005 kullanır mı insan?) cmake 2.4.8 sürümünü kurdum. Orada da

Error spawning ‘cmd.exe’.

Hatası verdi. Canım ciğerim senin hatan bu. Ne diye cl kırık uyarıları verirsin. Sorun ide’ye cmd.exe yani komut dizininde erişime izin verilmemesi. Bu yüzden visual studio için VS konsolunda  Options> Projects and Solutions >VC++ Directories içine aşağıdaki satırları yerleştiriyoruz(zaten halihazırda proje ayarları için yerleştirilmesi gerekenler için bkz: opencv wiki/visual studio settings)

$(SystemRoot)\System32
$(SystemRoot)
$(SystemRoot)\System32\wbem


Ps: seviyorum paylaşımcılığı. Eskiden uğraşın, arayın bulun ulan diyip .txt olarak sadece kendime yazdığım(kaç saat uğraştım bunu çözebilmek için) notları paylaşıma açmayı.

beni bu kötü havalar mahvetti..

Uzun zamandır yazmamışım yine. Yazacak bir şeyler olmamasından ziyade yazılacak şeylerin yazılma güçlüğünden bu sefer. Üzerinden zaman geçmeli, zaman örtmeli ki bazı şeyleri ağza alınabilir, dokunulabilir, yeniden yaşamaya göğüs gerilebilir olsun.

 

Aklımın çalışma biçimi iyiden iyiye karşılıklı tartışma yapısına bürünür oldu. Bu yapıyı şöyle anlatayım; aranızda House M. D. izleyeneniz vardır. Yoksa bile izlemeye başlasın. Burada başkarakter megaloman bir doktor. Uzmanlık alanı bir bakışta görülemeyen hastalıklara tanı koymak. Bu doktorun megalomanlık haricinde türlü özelliği var ancak burada bir özelliğine özellikle atıfta bulunmak istiyorum. Bu da fikir parıltılarının farklı bireyler ile karşılıklı fikir alışverişi ve onların sarfettiği görece anlamsız hareketler ve sözler üzerine bulabilmesi. Aslında beyinfırtınası(mindstorming) denilen bu olgu yeni bir şey değil. Fakat bazı insanlar(ki onlardan biri benim) bu şekilde tetiklenmeye daha meyilli olabiliyorlar. Örneğin tek başına çözemeyecekleri bir problemi başkasına havale edip diğeri hemen hemen hiçbir şey yapmadan ona yardım yoluyla çözebiliyorlar problemi. Sanırım ayna nöronların diğer hafıza ve yordam ile ilgili kısımlara yeni bağlantılarla alakalı bir şey olsa gerek. Hatta bunun üzerine journal of neurophysiology de okumuştum bir şeyler sanırım. House ‘u gayet iyi anlamakla birlikte olası gelecekteki “ben”in birazını da görmüyor değilim. Bu nedenle iyi bir ekip olmazsa olmaz.

 

Eskiden olsa bu kapalı havalardan gayet mazoşizme yakın zevk alan ben şimdilerde zaten karanlık tarafta olduğumdan bu durumdan pek de hoşnut değilim(durum bu haftasonu İstanbul kazan ben kepçe olacak beni bundan meneden, kendisi ve amacı zatürree olan İstanbul havası elbette)

The_rain_by_OjosVerde

Sırtımda beni eğilirken garip şekillere sokan bir böbrek civarı ağrısı var. Önceden kalça üstü lifleri zannediyordum ama sanki sızı daha bir içeride. Doktor hastane hiç sevmem ama 1 haftadır geçmeyen bu durum domuz gribinin kök saldığı bu günlerde bana hastane yolu açacak gibi. Gitsem büyük ihtimalle kas gevşetici ıvır zıvır verecektir.

 

Yukarıdakinin bir nedeni aşırı derecede kilo almam. Boyum uzun olmasa iyice dombiliye bağlayacağım ama yüzey alanı geniş olduğundan sahip olduğum fazladan 10 kilo kalça, basen ve torso’ya dağılmış durumda. Hala sportif yapımı koruyor, hopluyor zıplıyorken uzn mesafe koşularına ve sıkı bir diyete başlamalıyım. hatta yarın başlıyorum. hatta bunları günbegün yazayım gazetelerin kadın ekleri gibi olsun burası: Bu sabah bir dilim ekmeğe 2 damla zeytin yağı, kibrit kutusunun yarısı(vallah üzerine koydum da kestim) kadar yağsız beyaz peynir yedim. Kendimi zinde, hafiflemiş hissettim(nah hissettin. açlıktan miden londra flarmoni orkestrasına döndü)

ps: Bu arada google’da diyet resmi ararken aşağıdaki fazlasıyla gay resmi buldum. bunu koyayım da daha fazla şişmanlarsan bunlara dönersin fikrini zihinaltıma aşılayım:

diyet2lq0

 

İnsanoğlu ne garip değil mi yukarıda bahsettiğimiz acıyı aslında bize bir uyaran olarak gönderiyor. Yani sınırlarımızı bilelim vücudumuzu incitmeyelim diye. Budizm öğretisinde haklı bir şekilde mülkiyetin mutsuzlukların başlangıcı olduğu(Bkz:kola şişesi@/tanrılar çıldırmış olmalı) bilgisiyle birlikte insan vücudunun sırlarını bilmenin ve onu kontrol  etmenin de  öneminin altını çizer. Kendini yakan Budist rahipler örneğindeki gibi. Neyse varmak istediğim nokta aslında bu acının varolmayabileceği. Zaten tıpta böyle örnekler de mevcut. Hereditary Sensory Autonomic Neuropathy altında incelenmekte(paralel bir dünyada nörofizyolojist olmalıyım). Düşünsenize elinize bir şeyler batırıyorsunuz, kesiyorsunuz ve acı yok. Kasaptan aldığınız etten farkı olmuyor. Bu etkiyi morfin ve diğer uyuşturucular da sağlamakta. Kısaca vücut daha fazla arızaya neden olmadan sizi pasif hale getiriyor(hareket edememe, bayılma vs.) Acıyla ilgili güzel bir yazı:

pain in my head

 

Geçen gün otobüste sakallı, leş gibi hacı misi kokan bir amcanın konuşmalarına istemeden de olsa kulak misafiri oldum. Amca doktorların iyileştirme haricinde hastalar üzerinde inceleme yapılmasına(tıp fakültelerinde hastanın rızasıyla eğitim amacıyla ameliyat sırasında hastanın yapılan ameliyata bağlı olarak uzvun işleyişiyle ilgili bilgilendirilmesi amacıyla yapılan işler) amcaya aslında bir yaşam destek ünitesini göstermek. Ahanda bak hastanın kalbi burada masada ama stabil/düzenli durumda yaşam fonksiyonları. Kalpsiz yaşıyor deyip kalbine indirmek lazım gerektiğini düşünüyorum. Amca o oynamalar olmasa senin ya da bir yakınına yapılacak müdahaler Allah kısmet ederse den öteye geçemezdi. Hala ruh var mı zihniyetinden ötürü klonlama yasak ve organ yetmezliği olan insanlar için klonlama yoluyla organ üretilememekte(di mi ama onun da canı var) Bilinçsiz olması için beyin yerine yine eski beyin fonksiyonlarını düzenleyecek(kalp atışı vb gibi) yapılar daha doğmadan önce eklenecek olmasına rağmen. Yani yaşam hakkı zaten olmayan(aynısının tıpkısı var çünkü) bir canlıyı yaşam hakkı olanın yaşamını devam ettirmek için elde imkan varken ”üretememekten” bahsediyorum. Şimdi canice görünen bu fikirler ileride birgün gerçekleşecektir(evet tabi ruh var, şeytan daha melek mi cin mi karar verememiş bir tanrının yarattığı).

organ_nakli
### The End ###

Gmail ile e-postalarınızı şifreleyerek gönderme

Günümüzde web üzerinde güvenlik önemli bir sorun. Açıkçası az çok hacking olaylarına bulaşmış bir kimse LAN, WAN, hani biraz kasarsa(trojan vs yardımıyla) ağ üzerinden bilgisayarınızı dinleyebilir(mesela). Özellikle özel mesajlarımızın dinlenebilme ihtimali birçoğumuzu rahatsız edebilir. Outlook vb programlarda güvenli e-posta gönderimi seçeneği kullanarak(e-posta el sıkışmalı bir kipte şifrelenerek) gönderilebilir. Ancak ben hiçbir MS ürününe güvenme taraftarı olmadığım gibi bu tarzdaki çevrimdışı eposta programlarını da gereksiz ve güvensiz buluyorum. Kıssadan hisse Gmail vb hesabınız ile gönderdiğiniz e-postaların güvenli(en azından google haricinde kişilerin okuyamayacağı) biçimde) göndermeniz mümkün. Bunun için öncelikle gmail e girişte security(güvenlik) nin s sini http ye ekleyerek google mail e giriyoruz: https://mail.google.com. Evet bu yöntem bizi tek girişlik de olsa koruma altına alacaktır. Her girişimizde güvenli kipte kalmak istiyorsak settings(ayarlar) sekmesinde General(genel) altında en son satırdaki Browser connection: Always use https (tarayıcı bağlantısı: her zaman https kullan) seçeneğini işaretliyoruz. Save changes(değişiklikleri kaydet) deyip  olay mahallini terk ediyoruz. Böyle e-posta gönderimlerini SSL(yeni adıylaTLS) ile şifrelemiş olduk. Artık hiç değilse lan vb yerdeki davetsiz e-posta okuyucularından kurtulmuş olduk ;)

Image_ssl_gmail

kısa kısa4.

{m1} Uzun zamandır yazmıyorum. Yazmamam yazacak bir şeylerimin olmamasından ziyade yazılanların hissettiklerimi tam olarak ifade edememesinden, basitleşmesinden korkmam. Peki, neden bu basitlik korkusu, nefreti? Açıkçası hep kendini diğerlerinden(sürüden) farklı görmüş birisi için en derin uçurumlara savrulmaktır yığının içinde herhangi bir kum tanesi olmak. Üstün olmak değil, asla!{m2} Böyle bir değerlendirme yapmak kendini yine yığınların içine atıp o yığının içinde kendini değerlendirmek olur ki içinde bulunmak istenen duruma başlı başına tezattır. Sürüden kopmak değil miydi amaç ? Bu yazdıklarım şu sıralarda Nietzsche ‘nin etkisinde olmamdan olabilir. Nietzsche gibi bir megaloman olmasam da beğeni kıstasları en uçlarda olduğum yadsınamaz.

{m3}Dün Loreena konserindeydim.  Kelt kültürüne/mitolojisine olan hayranlığım Ortadoğu ezgileriyle harmanlanmış halde sunulunca benim için bir şölene dönüşüyor. Hoş konserde aralarda uyuklayan hareketli parçalarda biraz olsun “Haaah Şöööyle“ moduna giren insanları gördükçe doğru yolda olduğumu anlıyorum bir kez daha. Bu arada güzel anlar da yaşanmadı değil. Mesela bir parçasında kelt arpında  sağ el başlangıç noktasını unuttuğunu söyledi. Daha sonra this should be a kind of joke. Ok ok this is a new song :)))  yani bu bir tür şaka olmalı dedikten sonra tamam tamam bu da benim yeni parçam olsun diye devam etti :)) Cep telefonuyla F nin bir ucundan çekilen birkaç resim aşağıda görülebilir.

loreena-konser

{m4}Küçükken bir film izlemiştim. Şimdi adını hatırlayamıyorum ama bir sahnesi devasa 8-10 katlı ahşap bir konakta geçiyordu. O evi gördüğümde benim büyüyünce yaşayacağım yer demiştim. Oldum olası böyle ahşap konaklara özellikle de çatı katlarına büyük bir tutkum vardır. Hayalimdeki düzen şöyle: Bir oda bir tarafında duvar boyunca uzanan ahşap bir kitaplık. Duvarlarında benim yaptığım resimler. Yatağımın başucunda dünyanın farklı yerlerinden topladığım bana orayı anımsatan küçük hatıralar. Odama buram buram kahve kokusu sinmiş durumda. Pencerem puslu bir şehir manzarasına bakıyor. Mevsimine ve ruh halime göre menekşeler,sardunyalar, yasemin ve zambaklar ve fesleğenler. Pencerenin dışında kaçınılmaz bir sarmaşık alabildiğine uzanıyor. Bir kırlangıç yuvası var panjurların çatıyla birleştiği noktada. Ve evin olmazsa olmazları bir kedi ve köpek.

{m5}Ve bahsini ettiğim konağı evimin iki üç sokak ötesinde, öylesine kafama esen  ana caddeden değil de ara sokaklardan gitme fikriyle bulmuş oldum. O an soluğum tutuldu. Güneş batmaya yüz tutmuş bir turuncu yol önümde uzanırken solumda o devasa bina ve penceresinde vazgeçilmezi kedi(yanımda fotoğraf makinesi olmadığından cep telefonuyla idare ettim,geniş açı daha sonra J)

loreena-konser1

{m6}Geçen gün Twitter da insanın masası kişiliğinin en güzel resmidir diye birşeyler karalamıştım; sözümün sonuna dek arkasındayım:

07062009110

m1: Gabriel Fauré – Pavane

m2: Max Richter – Sunlight

m3: Loreena Mckennit – Stolen Child

m4: Ludovico Einaudi – Resta con me

m5: Audrey – Views

m6: Roberto Cacciapaglia – Seconda navigazione