Bir gri İstanbul Sabahı

Thy soul shall find itself alone

‘Mid dark thoughts of the grey tomb-stone;

Not one, of all the crowd, to pry

Into thine hour of secrecy*

E. A. Poe

.

.

Başımı uzattığımda altından sular akan pencereden, gri-yeşil bir gökyüzü kaplamıştı sabahın ilk ışıklarında içimi. Sokak lambalarına düşen yağmur taneleri her zamankinin aksine ahenksizdi, ruhsuzdu, sessizdi. Nefes almaya çalıştım, yapamadım. Size de olur mu bilmem. Hani ne kadar uğraşsanız da hava girmez ya ciğerlerinizden ya da girer ama ulaşmaz bedeninize. Hayatta bırakacak kadar bir tutam bırakır sadece. Yaşadığınızı sanırsınız. Ah yaşamak ! Sorgulayan bir bedende zordur yaşamak. Geçip gitmez öylecene, iz bırakır veya hiç gelmez terk edilmiş bir kasaba gibi paslı tren raylarının sonundaki. Yıllar geçer, raylar içten içe paslanır. Kasabada kalan yaşlı bir adam buruşuk ellerine baktığında fark eder kayboluşunu.

Neden onca çabam insanlar tanımasın, yaklaşmasın, sevsin ama bağlanmasın diye sorgular kendini. İçindeki güçsüz çocuğu tanımalarından korkuyorsun demişti bir zamanlar bir çift yeşil göz ufukta kaybolmadan önce. Vazgeçilmezim olurken kayboluyorsun. Peki ya beni hiç düşündün mü demişti o da. Herkes bana tutunurken,  ben kime  tutunacağım senin hayal mi gerçek mi olduğunu bilmiyorken. Konusunu unuttuğum, repliklerini yazıp yönettiğim bir oyunun piyonuyken. Hiçbir insanın güçsüz olmak isteyebileceği aklına geldi mi ?

Hisler, mimikler, sökülmüş bir çorap, yolun köşesinde biriken çamurlu sular, rüzgarda aralıksız çarpan bir kapı, aynadaki yüzler, tek bir yüzde buluşan binlerce yüz. Bu yüzü tanımıyorum, bu gözleri …

.

.

*Karanlık düşünceleri içinde, gri mezar taşının

Ruhun, yapayalnız bulacak kendisini

Bir tek kişi bile kalabalıktan

İzlemeyecek senin gizlilik saatini

Hayat

ÖYLE BİR HAYAT YAŞADIM Kİ

Öyle bir hayat yaşıyorum ki,
Cenneti de gördüm, cehennemi de
Öyle bir aşk yaşadım ki
Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de.
Bazıları seyrederken hayatı en önden,
Kendime bir sahne buldum oynadım
Öyle bir rol vermişler ki,
Okudum okudum anlamadım.
Kendi kendime konuştum bazen evimde,
Hem kızdım hem güldüm halime,
Sonra dedim ki “söz ver kendine”
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin
Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin.
Öyle bir hayat yaşadım ki,
Son yolculukları erken tanıdım
Öyle çok değerliymiş ki zaman
Hep acele etmem bundan, anladım…

NİETZSCHE

Gerçekten yaptığımız yalnızca hayatı seyretmekten mi ibaret ? Çok defalar oturdum ve kendimi dinledim. Nasıl mı ? Sakin ve sessiz, özellikle baharın geldiğini müjdeleyen, kimine mutluluğu kimine de yaşanmışların getirdiği hüzünleri hatırlatan yeşil çimlerden gülümseyen papatyalar, çiçeklenen binbir çeşit ağaçlar ve cıvıldaşan kuşlarla dolu, o an için size ait bir boşlukta. Durun ve düşünün. Ama sadece o anı ve sizi. Ne yarınki yetişecek işleri, ne ne olacak bu ülkenin halini ne de başka bir şeyi. Yalnızca kendinizi. Düşünün yapmak istediklerinizi, olmak istediğiniz asıl kişiyi, ona ne kadar yaklaştığınızı.

Bazen insanların 2’ye 3’e … n’e ayrılabileceğini düşünürüm. Bir ütopik ben ve diğer benler. Ve hayatın ütopik be ile (üben diyelim) diğer benlerin mücadelesi olarak görürüm. Hayatta diğer değişkenler mi var ? Değiştiremeyeceğimiz, bizim haricimizde olaylar? Tüm olayları diğer benleri değiştirecek olaylar olarak atayın. Mesela sevgiliniz mi terk etti ? O zaman bir ben’iniz sizi aşkın olmadığına bir daha mutlu olamayacağınıza inandıran bir ben olsun. İşten mi atıldınız? O zaman bir ben’iniz bir daha böyle güzel bir iş bulamayacağınıza veya maddi olarak düştüğünüz sıkıntıların sizi bitireceğine inandıran bir ben olsun. Şimdi artık dış dünya yok. Sadece üben ve diğer ben ordusu.

Büyük bir meydan, yüksek bir platformda üben ve çevrede sayısız ben. Doğdumzda o meydan boştu.Sonra yıllar geçtikçe kalabalıklaştı. Sessiz ve sakin platfomunda oturan üben’iniz, serin ve huzurlu rüzgarların estiği meydanda öfke, nefret, pişmanlık, hüzün duyar oldu. Kimi zaman bir esinti hoş kokuları beraberinde getirdi. Umutlanır oldunuz. O anlık sessizliğin eskisi gibi tekrar vuku bulacağını zannettiniz. Yanıldınız. Diğer benler anlık şaşkınlığından kurtuldu. Sesler giderek arttı, uğultu halini aldı.
O an aklınıza takıldı bir düşünce, bu sessiz, sakin meydan kalabalıklaştıkça ne oldu ne zaman oldu da koptu ipler. Ne zaman platformunuzdan kalkıp “arkadaşlar lütfen” demeniz işe yaramaz oldu ? Bir kopma noktası vardı olmalıydı. Meydandakilerin sizden olmadığını fark ettiğiniz bir an. Bir isyankarın doğduğu veya üben ‘in uyuduğu bir an.

İnsanlar ileride bir gün solucan yemi olacaklarını bilseler ne olurdu acaba ? Hani bir öteki dünya olmasa ve son geldiğinde gerçekten de bir son olsa. O son gerçekten bir son ise dert etmenize gerek yok. Çünkü dert edinecek bir ben yok. Meydanın ortasında bir atom bombası patlamış gibi. Üben ve diğer tüm benler yok artık. Ne pişmanlıklar ne de mutluluklar. Buradan bakınca gerçekten garipsiyor insan. Nasıl yani ? Bitecek ve bitecek mi ? Yani film yeniden başlamayacak. Tekrar gösterim olmayacak. Geçen her dakika artık arkada. Bir daha yok gelmeyecek. Sadece etkileri geri kalan sınırlı zamanda sürecek ve sonra son. Sanırım burada dini öğretiler yardımcı oluyor. Bir son yok. Ebedi huzur veya ebedi ızdırap var.
Herhangi bir şeyin zıttı ile varolduğunu düşündüğümde açıkçası saçma geliyor. Hem sürekli mutluluk hem de sürekli acı için. Çünkü mutlu olduğumuz anları düşündüğümde sadece o an ve o an’a kadar olan yaşanmışlar akla geliyor. Ama size saf mutluluk sunulursa ? Yok ama orası dünyadan farklı şimdi hafsalamız almıyor.. vs. vs.

İnsan beyni öyle bir yapı ki gerçekten ilginç. İlk doğduğunda belirli refleksler haricinde(yaşamsal organların işlemesi soluk alma, kalp atışı, emme, ağlama gibi) tamamen bir sinir yumağından ibaret. Paleocerebellum denilen yapıya gömülü evrimleşerek bugüne gelmiş işlevler ve doğumdan itibaren gelişmeye başlayan cerebral cortex. Cerebral cortex daha da özellikli olarak neocortex bizi akıllı yapan beyin katmanı. 2mm kalınlık ile beynimize bir dış kılıf olmasına rağmen beyin ağırlığının yaklaşık yarısı. Öyle garip ki bu katman bazen bizden daha iyi bilebiliyor ve bu daha iyi bilebilmenin nasıl olduğuyla ilgili kafamızda soru işareti oluştuğunda bize alternatif rahatlatıcılar sunabiliyor. Mesela yukarıdaki paleocerebellum u ilk yazdığımda, ya var mıydı acaba böyle bir şey salladım mı acaba diye düşündüm. Wikipedia şu, bu, the anterior lobe of the cerebellum which was one of the earliest parts of the hindbrain to develop in mammals görünce varmış dedim. Ancak fark ettiğim garip bir bilinçlilik olgusuydu. Sanki içimdeki bir başkası cevabı haykırmış, ama içimde bir başkası olamayacağından, yine bana ait garip hallerimden birisi diye kestirip atmaya meylettim hemen. Tabi bu bilinç olgusunun sadece beynin bir işleyişi olduğunu kabul edemezdim. Öyle olsa şimdi bunun böyle olabileceğini nasıl düşünebilirdim değil mi ? mi acaba ?…

Neyse, beyin tüm bu faaliyetleri ve yarattığı bilinç olgusuyla birlikte bir sorunla karşılaşıyor. Çevresindeki her insan gibi o da yaşlanıyor ve gözlemlediği kadarıyla çok yaşlanınca insanların bir anda fişi çekiliyor ve toprak altında veya külleriyle doğaya saçılıyor. Tepkilerinin bilinçli eylemler olduğunu öne süren bir beyin sizce buna nasıl bir tepki verecektir ? Öyle ki küçük çocuklarda ölüm olgusu olmadığından önce ölenlerin bir tür uykuya yattığı, sonra yaş ilerlerdikçe, çevresel etmenlerin de etkisiyle daha farklı düşüncelere doğru evrilir. Farklı boyuta geçme, cennet, cehennem vs. Öyle ki en akıllı, gerçekçi görünen insanlar bile işin bu noktasında 80 yıllık bir ömrün bir sonsuz ömre sınav olabileceğine inanabilirler. Ve iç çatışmaları, yüzyıllar geçtikçe ve insan ve uzay hakkında bildiklerimiz eskisine oranla arttıkça öyle bir noktaya varır ki, bu noktada gerçekleri reddetmeye görmezden gelmeye, yalanlamaya çalışır. Gerçekleri yüzüne vuracak olguları birer birer savuşturur. Sanırım büyük alimler de gerçeğin farkına varıp gerçeklere sırt çevirmeden, deliliğin sınırında oturmayı bilenlerden çıkmıştır hep (Ömer Hayyam gelir aklıma nedense)

Peki ne yapmalı ?

Gerçekten zor bir soru. Sanırım her anımızdan zevk alabilmenin, yaşamın yolun sonundan ziyade yolda olduğunun farkında olarak yaşayabilmeli…

Korku, çocuk ve aşk

Korkularımız. Hayatımızı bir karabulut gibi saran, yüzleşme cesareti bulamadığımızda bedelini ağır ödeten duygularımız. Önce var gücüyle çocukluğumuza saldırır. Sonsuz güvenle hayata yelken açan gemimizi hep olası fırtınalarla, göstermelik oyunbozanlıklarla engin denizlerden alıkoyar. Bizi sakin ve güvende olduğumuzu hissettiren kıyılara hapseder o alaycı gülüşüyle. Elini ateşe atan çocuğun merakını acı bir bedelle ödemesi korkuyla ilk yüzleşmelerden biridir. Fakat belki de en büyük korku kimi zaman yalnız kalamama korkusuna evrimleşen yalnızlık korkusudur. Nasıl demişti Orhan Veli;

 

Bilmezler yalnız yaşamayanlar
Nasıl korku verir sessizlik insana
İnsan nasıl konuşur kendisiyle
Nasıl koşar aynalara
Bir cana hasret
Bilmezler.

 

Hayat kimi zaman aksak akorları kırık cam parçalarına dönüşen bir caz müziği gibidir. Kendine “büyüyünce olacağım adam” profili çizen küçük çocuk, bilmeden buzdan sarkıtlar arasında hayat denilen o uzun dansa başlamıştır. Henüz bilmese de yılanlara imrenecektir büyüyünce, sıyrılıp attıkları derilerinde geçmiş hayatın izlerini yok ettiklerine dair boş inançla. Halbuki izleri çok daha derinlere gömülmüştür bile, büyük acıların sızısız keskinliğiyle. Yaşamın ağırlığını gözlerinde hissetmeye başlamıştır bluğ çağının o en ateşli, tecrübesiz, korunmasız ve bir o kadar kırılgan yüreğiyle. Çok sevdiği romantik şairlerin bahsettiği aşklara hazırlar kendini, vitrinine koyar en değerli eşyasını, yüreğini. Belki bir açık arttırmadan farklı değildir ama yeni sahibi ona en çok değer veren olacaktır. Fakat işler neredeyse hiç yolunda gitmez. Sakin suların sonunda hep bir şelaleye rastlar. Tutunacak bir dalı da yoksa hayatta, kayaların keskin dişlerinde, acı bir sona değer yüzü. Bir kez kurtulduğunda sular sakin de olsa kıyıdan keşfe çıkar artık. Suların amansız bitişini gördükçe, umut yaprakları birer birer suya düşer. Son iki yaprağı atmaz. Gözlerine kapar, göz yaşları kurur. Yalnızca sesler vardır dünyasında bundan böyle. Sakin suları seslerinden takip etmektedir. Ancak sona gitmez kendini tatlı hayallere verir artık. Suyun serinliğini tadar, gülümser. Görünüşte mutludur, ta ki sevinç göz yaşları yapraklarını suya düşürene kadar…

 

Bu ruh halinden kurtulması için haykırıyor bir şair, sözlerini, tırnaklarıyla terkedilmiş sokakların yalnız duvarlarına kazıyarak; geride kalmışların tiz seslerine kulak vermesi için.

 

 

Özge Özköprülü: Kir

 

koş yağmura,
ayaklarını yere vur,
su sıçrat.
kendin için bir şarkı söyle,
hüzünlü olmasın.
yaptıklarına gül
ve
diğerlerinin yapmadıklarına.
ne kadar çocuk olduğunu hisset.
ne kadar hayat olduğunu hisset.
dünyadaki tüm felaketleri
sen yapmışsın gibi
ağırlık çökmesin üzerine.
her saniye tedirgin olma
değiştiremediğin için.
suçu reddet bu kez.
omzuna değen damlayı öp;
tadına bak
bütünleşmenin.

sonra,
‘bir topal köpek
yanına yaklaşıp coşkuyla,
seninle zıplamaya çalışınca’
ağla,
salak
seni seviyorum.

Ö.Ö.

Yayınevi:6.45

the ship

 

hayat denilen şey

Bir menekşe göz üzerine yazdıktan sonra kendimi, sevgiden kaçışımı, yalnızlığın bir seçim mi yoksa bir yol mu, mutluluk tanımını, hayatımın bu karmaşada nasıl harcandığını düşündüm. Her şey ne içindi, neyin doğru olduğunu kim bilebilirdi. Hayat dediğimiz bu tiyatro sahnesinde roller hangi kıstaslara göre dağıtılmış, oyunculara doğaçlama hakkı tanınmış mıydı ? Tüm bunların üzerine okuduğum bir Murathan Mungan yazısı beni benden aldı:

Ya biz, binde bir karşımıza çıkan sevgililik, dostluk, arkadaşlık fırsatlarını ne yapıyoruz? Akşamüstünün bir saatinde yorgun gövdemizi yaslayıp mırıl mırıl konuşabileceğimiz, omzumuza dolanan bir kolun, başımızı yaslayabileceğimiz bir omzun, belimizi kavrayacak bir elin, uzun yollara dayanıklı aşkların sahibi karşımıza çıktığında tanıyabiliyor muyuz onu, değerini biliyor, biricikliğini benzersizliğini anlayabiliyor muyuz? Yoksa hayatı sonsuz, fırsatları sayısız sanıp kendimizi hep ileride birgün karşılaşacağımızı sandığımız bir başkasına, bir yenisine ertelerken hayat yanımızdan geçip gidiyor mu? Karşımıza zamansız çıkmış insanları yolumuzun dışına sürerken birgün geri dönüp onu deliler gibi arayacağımızı hiç hesaba katıyor muyuz? Hayat her zaman cömert davranmaz bize, tersine çoğu kez zalimdir, her zaman aynı fırsatları sunmaz, toyluk zamanlarını ödetir. Hoyratça kullandığımız arkadaşlıkların, eskitmeden yıprattığımız dostlukların, savurganca harcadığımız aşkların hazin hatırasıyla yapayalnız kalırız birgün. Bir akşamüstü yanımızda kimse olmaz, ya da olanlar olması gerekenler değildir. Yıldızların bizim için parladığını göremeyen gözlerimiz, gün gelir hayatımızdan kayan yıldızların gömüldüğü maziye kilitlenir. Kedilerin özel bir anını yakalamak gibidir, kendi hayatımızdaki olağanüstü anları olağanüstü kişileri yakalamak. Bazılarının gelecekte sandıkları “birgün” geçmişte kalmıştır oysa; hani şu karşıdan karşıya geçerken, trafik ışıklarında rastladığımız, omzumuzun üzerinden söyle bir baktığımız sonra da boşverip “nasıl olsa ileride birgün tekrar karşıma çıkar” dediğinizdir.
oysa o gün bu zalim şehri terketmiştir o, boş yere bu sokaklarda aranırsınız…”

murathan mungan